Taşınmaz ve İmar Hukuku
Kamulaştırmasız El Atma Tazminatına Uygulanacak Faiz: Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin Anayasa'nın 46. Maddesinin Son Fıkrasını Kıyasen Uygulayan Yaklaşımının Değerlendirilmesi
Kamulaştırmasız el atma bedeline yasal faiz yerine Anayasa m. 46/son uyarınca kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faizin işletilmesi gerektiğini kabul ederek önceki içtihadından ayrılan Yargıtay 5. HD’nin 20.05.2026 tarihli ve 2025/18008 E., 2026/9522 K. sayılı kararının; kıyas kapsamı, faizin başlangıç ve bitiş tarihi ile düzelterek onama yönlerinden incelenmesi.
11 dkAv. Arb. Ahmet Onur Ünlütürk
Giriş: Kamulaştırmasız El Atma Tazminatına Uygulanacak Faiz Türü Sorunu
İdarenin, kamulaştırma yetkisini kanunun öngördüğü usule uymaksızın kullanarak özel mülkiyetteki bir taşınmaza fiilen el koyması, Türk hukukunda kendine özgü bir hukuki kurum olarak gelişmiştir. Anayasa'nın 46. maddesi kamulaştırmayı "gerçek karşılığın peşin ödenmesi" şartına bağladığı hâlde, idarenin hiçbir kamulaştırma işlemi yapmaksızın taşınmaza el atması durumunda malikin elinde kanunla düzenlenmiş bir yol bulunmadığından, Yargıtay 1956 yılında verdiği İçtihadı Birleştirme Kararıyla malike, el konulan taşınmazın bedelini dava yoluyla isteme hakkı tanımıştır. Kanun koyucu bu içtihadi kurumu ancak kısmen kanunlaştırmış; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6. maddesi, yalnızca 9/10/1956 ile 4/11/1983 tarihleri arasında gerçekleşen fiili el koymalar bakımından uzlaşma, bedel tespiti ve ödeme usulünü düzenlemiştir. Bu tarih aralığının dışında kalan el atmalarda ise dava, hâlâ içtihatla şekillenen genel esaslara tâbidir.
Bu yapının doğurduğu en önemli güçlük, uygulanacak hukukun kaynağının belirsizliğidir. Taşınmazın değeri 2942 sayılı Kanun'un 11. maddesindeki ölçütlere göre belirlenir; harç ve vekâlet ücreti bakımından el atma tarihine göre ayrıma gidilir; bedelin kime karşı istenebileceği idarelerin yetki ve sorumluluk alanlarına göre saptanır. Buna karşılık, hükmedilen bedele hangi faizin uygulanacağı sorusunun kanunda açık bir cevabı yoktur. Alacağın niteliği esas alınırsa, el atma tazminatı bir haksız fiil tazminatı olduğundan 3095 sayılı Kanun'un öngördüğü kanuni faizin uygulanması gerekir. Buna karşılık, davanın işlevi esas alınırsa, malikin eline geçen miktarın ödenmemiş bir kamulaştırma bedelinden farkı bulunmadığı ve Anayasa'nın 46. maddesinin son fıkrasındaki "kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz" ölçütünün uygulanması gerektiği savunulabilir. İki çözüm arasındaki fark, uzun yargılama süreleri ve yüksek enflasyon ortamında malik bakımından tazminatın gerçek değerini koruyup koruyamaması noktasında belirleyici olmaktadır.
İncelenen karar, bu soruya açık ve kısa bir cevap vermektedir:
Kamulaştırmasız el atma davalarında 2942 sayılı Kanun kıyasen uygulandığından, kamulaştırma bedeline Anayasa'nın 46/son maddesi gereğince dava tarihinden itibaren kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirir.
(Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2025/18008 K. 2026/9522)
Olay ve Yargılama Süreci
Davacı, maliki olduğu arsa niteliğindeki taşınmaza davalı idarelerce kamulaştırma yapılmaksızın fiilen el atıldığını ileri sürerek bedelin tahsilini istemiş; davalı idareler kendilerine ait bir kamulaştırma işlemi bulunmadığını, el atmanın fiili olmadığını ve husumetin kendilerine düşmediğini savunmuştur. İlk derece mahkemesi, bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararı üzerine yeniden yaptığı yargılama sonunda asıl davayı tüm davalılar yönünden pasif husumet yokluğundan reddetmiş, birleştirilen davayı kısmen kabul ederek el atma bedelinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle sorumlu idareden tahsiline ve taşınmazın tapusunun iptaliyle idare adına tesciline karar vermiştir.
Davacı vekili istinaf aşamasında, diğer sebeplerin yanında, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı karşısında yasal faiz değil kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faizin işletilmesi gerektiğini ileri sürmüş; bölge adliye mahkemesi "mahkemece uygulanan faizin yerinde olduğu" gerekçesiyle bu itirazı reddetmiş, yalnızca kısmen ret nedeniyle idare lehine vekâlet ücreti takdir edilmesini hatalı bularak kararı kaldırıp düzelterek yeniden hüküm kurmuştur.
Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin Gerekçesi
Daire, taşınmaza 2942 sayılı Kanun'un 11. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi uyarınca emsal karşılaştırması yapılarak değer biçilmesini ve bedelin davalı idareden tahsiline karar verilmesini yerinde bulmuş, bu yönden ileri sürülen temyiz itirazlarını reddetmiştir. Kararın dayandığı esas gerekçe tek bir paragrafta toplanmıştır: kamulaştırmasız el atma davalarında 2942 sayılı Kanun kıyasen uygulandığından, hükmedilen bedele Anayasa'nın 46. maddesinin son fıkrası gereğince dava tarihinden itibaren kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanmalıdır. Daire, bu hatanın giderilmesinin yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğini belirterek HMK m. 370/2 uyarınca bölge adliye mahkemesi kararının hüküm fıkrasındaki "yasal faizi" ibaresini çıkarmış ve yerine "Anayasa'nın 46/son maddesi gereği kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizi" ibaresini ekleyerek kararı düzelterek onamıştır.
Gerekçenin kuruluşu dikkat çekicidir: Daire, el atma tazminatının niteliğini hiç tartışmamakta, doğrudan "2942 sayılı Kanun'un kıyasen uygulanması" önermesinden Anayasa hükmünün uygulanabilirliği sonucuna varmaktadır. Kanaatimizce varılan sonuç isabetlidir; ancak gerekçenin bu kadar kısa tutulması, aşağıda ele alınacağı üzere, Dairenin kendi önceki içtihadından açıkça ayrıldığı bir noktada yeterli açıklamayı sağlamamaktadır.
Değerlendirme: Kamulaştırmasız El Atma Davalarında 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Kıyasen Uygulanması
Kıyasen uygulamanın kapsamı, bu uyuşmazlığın esasını oluşturan sorundur. Yargıtay'ın yerleşik yaklaşımı uzun yıllar, 2942 sayılı Kanun'un kamulaştırmasız el atma davalarında yalnızca değer biçmeye ilişkin hükümleriyle sınırlı olarak kıyasen uygulanacağı yönündeydi. Bu yaklaşımın en açık ifadesini, aynı Dairenin faiz sorununu bugünkünün tam tersi yönde çözen bir kararında bulmak mümkündür:
Kamulaştırmasız el atma davalarında Kamulaştırma Kanununun yalnız değer biçmeye ilişkin hükümleri kıyasen uygulanmış ve bu durumlarda belirlenen miktar kamulaştırma bedeli olmayıp, el koyma nedeniyle tazminat niteliğindedir. ... Bu itibarla sadece faiz başlangıç tarihi belirtilerek yasal faize hükmetmekle yetinilmek gerekirken, amme alacaklarına uygulanan en yüksek faizi ile tahsiline karar verilmesi doğru değil…
(Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2004/390 K. 2004/2222)
Bu karar, Anayasa'nın 46. maddesinin son fıkrasının "kesinleşen ve ödenmeyen kamulaştırma bedelleri" için öngörüldüğünü, el atma tazminatının ise kamulaştırma bedeli olmadığını söylemekte ve en yüksek faize hükmeden yerel mahkeme hükmünü yasal faize çevirerek düzeltmektedir. İncelenen karar ile bu karar arasında, aynı hukuki sorunda tam bir içtihat değişikliği bulunmaktadır. Daire, bu değişikliği gerekçelendirmeksizin, kıyas alanını "değer biçme" ile sınırlamayan bir ifade kullanarak ("2942 sayılı Kanun kıyasen uygulandığından") sonuca ulaşmaktadır.
Kanımızca bu genişletme, dogmatik olarak savunulabilir olmakla birlikte, kıyas kurumunun gereklerine uygun biçimde gerekçelendirilmeye muhtaçtır. Kıyas, benzer menfaat durumlarına benzer çözümün uygulanmasını gerektirir. Kamulaştırmasız el atma davasında taşınmazın değeri dava tarihi itibarıyla ve el atma tarihindeki nitelikleri esas alınarak belirlenir, mülkiyet idare adına tescil edilir ve malik bedel karşılığında mülkiyetini kaybeder. Bu sonuçlar, usulüne uygun bir kamulaştırmanın sonuçlarıyla aynıdır. Nitekim 2942 sayılı Kanun'un geçici 6. maddesi, 1956-1983 arası el koymalar bakımından aynı yapıyı açıkça benimsemiş ve bu davayı "bedel tespiti davası" olarak adlandırmıştır. Kanun koyucunun bu dönem için kurduğu rejim, el atma tazminatının işlevi itibarıyla kamulaştırma bedeli sayıldığını göstermektedir. Bu durumda, yalnızca el atmanın 4/11/1983 sonrasında gerçekleşmiş olmasının — incelenen olayda bölge adliye mahkemesi harç ve vekâlet ücretinin nispi alınmasını bu tarihe dayandırmıştır — alacağın niteliğini değiştirdiğini söylemek güçtür. Kıyas alanının yalnızca değer biçmeyle sınırlandırılması, hukuka aykırı davranan idareyi hukuka uygun davranan idareye göre daha avantajlı kılan bir sonuç doğurduğundan kanaatimizce isabetli değildir.
Değerlendirme: Anayasa'nın 46. Maddesinin Son Fıkrasındaki Kamu Alacakları İçin Öngörülen En Yüksek Faizin Kapsamı ve Yasal Faizden Ayrılan Yönleri
Anayasa'nın 46. maddesinin son fıkrası şöyledir: "İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır." Hükmün lafzı iki hâli kapsar: taksitlendirme hâli ve "herhangi bir sebeple ödenmemiş" olma hâli. Kanaatimizce ikinci ibaredeki "herhangi bir sebeple" sözcükleri, 2004 tarihli kararın benimsediği daraltıcı yoruma elverişli değildir. Anayasa koyucu, ödememe sebebini sınıflandırmamış; bedelin hangi nedenle ödenmemiş olduğuna bakılmaksızın en yüksek faizi öngörmüştür. Hiç kamulaştırma yapılmaması, bedelin ödenmemesinin en ağır biçimidir. Hükmün amacı, karşılığı peşin ödenmeksizin mülkiyetinden yoksun kalan malikin alacağının değerinin zamanla azalmasını önlemek olduğundan, bu amaç idarenin usule hiç başvurmadığı hâlde evleviyetle geçerlidir. İncelenen kararda benimsenen çözüm bu bakımdan isabetli olmuştur.
Faiz türünün pratik önemi, iki oran arasındaki farktan kaynaklanır. Kanuni faiz 3095 sayılı Kanun'a göre belirlenirken, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulamada 6183 sayılı Kanun'un 51. maddesindeki gecikme zammı oranı üzerinden hesaplanmaktadır; anılan madde ödeme süresi içinde ödenmeyen kısma her ay için ayrı ayrı gecikme zammı uygulanmasını öngörmekte ve bu oran Cumhurbaşkanı kararıyla değiştirilebilmektedir. Oranın enflasyona göre daha sık güncellenmesi, mülkiyetten yoksun kalan malik bakımından tazminatın gerçek değerini koruma işlevini görür. Davacının incelenen olayda hem en yüksek faiz hem de enflasyon farkı talep etmesi, aslında aynı menfaati iki ayrı yoldan korumaya yönelik bir istemdir; Dairenin enflasyon farkına ilişkin itirazı reddederken faiz türüne ilişkin itirazı kabul etmesi, değer kaybının telafisinin kural olarak faiz yoluyla sağlanacağı yönündeki yaklaşımın bir sonucudur ve kanaatimizce bu tercih tutarlıdır.
Değerlendirme: Faizin Başlangıç Tarihi Olarak Dava Tarihinin Belirlenmesi ve Mülkiyet Hakkının Korunması Bakımından Sonuçları
Dairenin faizi dava tarihinden başlatması, bedelin de dava tarihi itibarıyla belirlenmesinin zorunlu sonucudur: değerin tespit edildiği tarih ile faizin işlemeye başladığı tarih örtüşmezse ya mükerrer tazmin ya da karşılıksız kalan bir dönem ortaya çıkar. Bu yönüyle çözüm tutarlıdır. Ancak bu tutarlılık, el atma tarihinden dava tarihine kadar geçen — kimi dosyada onlarca yıla ulaşan — dönemde malikin taşınmazdan yararlanamamasının hiçbir biçimde karşılanmadığı sonucunu ortadan kaldırmaz. Kanaatimizce bu dönem, ecrimisil benzeri ayrı bir talebin konusunu oluşturabileceğinden, faiz türüne ilişkin tartışma bu eksikliği gidermemektedir.
İncelenen kararın, aynı Dairenin aynı dönemde verdiği diğer kararlardan ayrıldığı bir nokta, faizin bitiş tarihidir. Daire, bir başka dosyada hükmü şu gerekçeyle düzeltmiştir:
Kamulaştırma bedeline, Anayasa'nın 46/son maddesi gereğince dava tarihinden karar tarihine kadar kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirir.
(Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2025/16982 K. 2026/8389)
Aynı yöndeki bir başka kararda da faiz "dava tarihinden karar tarihine kadar" işletilmiştir (Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2026/280 K. 2026/9431). İncelenen kararda ise hüküm fıkrasına yalnızca "Anayasa'nın 46/son maddesi gereği kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizi" ibaresi eklenmiş, bitiş tarihi belirtilmemiştir. Bu farkın pratik sonucu önemsiz değildir: karar tarihinden sonra bedelin ödenmesi 2942 sayılı Kanun'un ek 4. maddesinde öngörülen usule ve genel hükümlere tâbi olacağından, karar tarihinden sonraki döneme hangi faizin uygulanacağı belirsiz kalır. Kanaatimizce faizin bitiş tarihinin hüküm fıkrasında açıkça gösterilmesi, infaz aşamasındaki uyuşmazlıkları önleyeceğinden daha isabetli bir uygulamadır.
Bir diğer nokta, talepten bağımsız olarak faiz türüne hükmedilip hükmedilemeyeceğidir. Yukarıda anılan E. 2026/280 sayılı kararda Daire, en yüksek faizi "ıslah dilekçesindeki talebi doğrultusunda" uygulamıştır; incelenen olayda ise davacı bu istemi istinaf ve temyiz dilekçelerinde ileri sürmüştür. Faizin kendisi talep edilmedikçe hükmedilemeyeceği tartışmasızdır. Buna karşılık faizin türü ve oranı, taraf talebiyle sınırlı bir vakıa unsuru olmaktan çok, talep edilen faiz alacağına uygulanacak hukuk kuralının belirlenmesi sorunudur. Kanımızca kanuni faiz talep eden davacıya, hukuken uygulanması gereken oran daha yüksekse bu oran üzerinden hükmedilmesi HMK m. 26'ya aykırılık oluşturmaz; ancak Dairenin kararlarında talebe yapılan vurgu, uygulamada bu istemin dava veya ıslah dilekçesinde açıkça ileri sürülmesini ihtiyatlı bir tutum hâline getirmektedir.
Değerlendirme: Faize İlişkin Hatanın Yeniden Yargılama Gerektirmemesi ve HMK m. 370/2 Uyarınca Düzeltilerek Onama
HMK m. 370/2, temyiz olunan kararın esas yönünden kanuna uygun olup da kanunun olaya uygulanmasında hata edilmesi ve bu husus hakkında yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmaması hâlinde kararın düzeltilerek onanmasına imkân verir; aynı fıkranın son cümlesi, esas yönünden kanuna uygun olmayan kararlar ile hâkimin takdir yetkisi kapsamında karara bağladığı edalar bakımından bu yolu kapatır. İncelenen olayda taşınmazın niteliği, değeri ve sorumlu idare yönünden hüküm esas bakımından kanuna uygun bulunmuş; hata yalnızca hükmedilen bedele uygulanacak faizin türünde ortaya çıkmıştır. Faiz türü, hâkimin takdirine bırakılmış bir eda olmayıp doğrudan bir hukuk kuralının uygulanması sorunu olduğundan, dosyada yeniden delil toplanmasını veya değerlendirme yapılmasını gerektirmez. Dairenin bu yolu tercih etmesi kanaatimizce isabetlidir; faiz türündeki hata nedeniyle bozma kararı verilmesi, yargılamayı yıllarca uzatarak mülkiyet hakkının korunması bakımından doğan sakıncayı artırırdı.
Düzeltmenin tekniği bakımından da karar dikkate değerdir. İncelenen olayda bölge adliye mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını kaldırıp düzelterek yeniden esas hakkında hüküm kurduğundan, düzeltilen hüküm bölge adliye mahkemesinin kendi hükmüdür ve Daire doğrudan bu kararın hüküm fıkrasındaki ibareyi değiştirmiştir. Buna karşılık istinaf başvurusunun esastan reddedildiği hâllerde ortada ilk derece mahkemesinin hükmü bulunduğundan, Daire önce bölge adliye mahkemesi kararını ortadan kaldırmak, sonra ilk derece hükmünü düzeltmek durumunda kalmaktadır; yukarıda anılan E. 2025/16982 ve E. 2026/280 sayılı kararlar bu ikinci yöntemi izlemiştir. İki karar arasındaki bu usuli ayrım, istinaf kararının niteliğinden kaynaklanan zorunlu bir sonuçtur ve kanaatimizce her iki uygulama da tutarlıdır.
Sonuç
Kanaatimizce incelenen karar, kamulaştırmasız el atma tazminatına uygulanacak faiz bakımından isabetli bir çözümü benimsemiştir. Anayasa'nın 46. maddesinin son fıkrasındaki "herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedelleri" ibaresi, kamulaştırma usulünün hiç işletilmediği hâlleri de kapsayacak genişlikte olup, hükmün amacı malikin karşılığını peşin alamadığı mülkiyet kaybının değer yitirmesini önlemektir. Kıyas alanını yalnızca değer biçmeye ilişkin hükümlerle sınırlayan ve bu nedenle yasal faizi yeterli gören eski yaklaşım, hukuka aykırı davranan idareyi usulüne uygun kamulaştırma yapan idareye göre korunur duruma getirdiğinden terk edilmelidir. Faiz türündeki hatanın bozma yerine HMK m. 370/2 uyarınca düzeltilerek onama yoluyla giderilmesi de, yargılamanın gereksiz uzamasını önlediği ölçüde yerindedir.
Buna karşılık karar, kanımızca iki yönden eksik kalmıştır. Birincisi, Daire, kendi önceki içtihadından açıkça ayrıldığı bu noktada kıyas alanının neden genişletildiğini gerekçelendirmemiş; sonucu tek cümlelik bir atıfla kurmuştur. İçtihat değişikliğinin öngörülebilirliği bakımından, alacağın niteliğine ve Anayasa hükmünün amacına dayanan açık bir gerekçe beklenirdi. İkincisi, faizin bitiş tarihi hüküm fıkrasında gösterilmemiş olup, bu durum aynı Dairenin yakın tarihli diğer kararlarıyla karşılaştırıldığında belirsizlik doğurmaktadır. Nihayet, el atma tarihinden dava tarihine kadar geçen dönemde malikin yoksun kaldığı yararın faiz yoluyla karşılanamayacağı, bu kararın çözmediği ancak uygulamada ayrı taleplerle gündeme gelmeye devam edecek bir sorun olarak durmaktadır.
Bu makale genel bilgilendirme amaçlıdır; hukuki görüş veya avukatlık hizmeti niteliği taşımaz. Somut uyuşmazlığınız için bir avukata danışınız.
İlgili Mevzuat
Atıf Yapılan Kararlar
İlgili Makaleler
- MakalelerDevamını okuyun
Elbirliği Mülkiyetine Tâbi Miras Taşınmazlarını Tek Başına Kullanan Mirasçının Ecrimisil Sorumluluğu ve Kullanımı Davacıya Bırakılan Bağımsız Bölümün Hesap Dışı Tutulması
Taşınmaz ve İmar Hukuku - MakalelerDevamını okuyun
Yasal Önalımda Rayiç Bedelin Hangi Tarihe Göre Belirleneceği: 7571 Sayılı Kanunla Değişik TMK m. 734/2'nin Derdest Davalara Uygulanması Üzerine Bir Karar İncelemesi
Taşınmaz ve İmar Hukuku - MakalelerDevamını okuyun
Hak ve Nesafet İlkesine Göre Kira Bedelinin Tespitinde Bilirkişi Raporunun İspat Değeri: İnternet İlanlarının Ortalamasına Dayanan Tespitin Hükme Esas Alınabilirliği
Kira Hukuku