İcra ve İflas Hukuku
Usulsüz Tebligat Nedeniyle Feshedilen İhalede İcra Dairesi Görevlilerinin Kusuru: İcra ve İflas Kanunu'nun 5. Maddesindeki Devlet Sorumluluğunun Sınırları
Giriş: Satış İlanının Borçluya Usulsüz Tebliği Nedeniyle Feshedilen İhalede Alıcının Zararından Devletin Sorumluluğu Sorunu Cebrî icra yoluyla yapılan taşınmaz satışı, birbirine bağlı çok sayıda usul işleminin sırasıyla tamamlanmasıyla sonuçlanır.
13 dkAv. Arb. Ahmet Onur Ünlütürk
Giriş: Satış İlanının Borçluya Usulsüz Tebliği Nedeniyle Feshedilen İhalede Alıcının Zararından Devletin Sorumluluğu Sorunu
Cebrî icra yoluyla yapılan taşınmaz satışı, birbirine bağlı çok sayıda usul işleminin sırasıyla tamamlanmasıyla sonuçlanır. Bu işlemlerden biri, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 127. maddesinde düzenlenen satış ilanının tebliğidir. Hükme göre "İlanın birer sureti borçluya ve alacaklıya ve taşınmazın tapu siciline kayıtlı bulunan ilgililerinin tapuda kayıtlı adresleri varsa bu adreslerine tebliğ olunur." Bu tebligat, ilgililerin satıştan haberdar olup ihaleye katılma ve hakkını koruma olanağını güvenceye aldığı için yerleşik içtihatta başlı başına bir ihalenin feshi sebebi sayılmaktadır. Diğer yandan İİK'nın 134. maddesi, ihaleyle alıcının taşınmazın mülkiyetini iktisap ettiğini, ancak ihalenin feshi hâlinde satış bedelinin nemalarıyla birlikte hak sahiplerine ödeneceğini öngörmektedir. Buna karşılık alıcının ihale dolayısıyla yaptığı tapu harcı, vergi, ilan ve bilirkişi masrafları gibi giderler ile feshin ardından açılan tapu iptali davasında aleyhine hükmedilen yargılama giderleri, Kanun'da öngörülen bedel iadesi mekanizmasının kapsamı dışında kalır.
Bu noktada uygulamada sıkça karşılaşılan bir sorun ortaya çıkar: satış ilanının tebliğindeki usulsüzlük nedeniyle ihale feshedilmiş ve alıcı iktisap ettiği taşınmazı kaybetmişse, bu usulsüzlükten doğan zararı İİK'nın 5. maddesi uyarınca Devletten isteyebilir mi? Anılan madde, "İcra ve İflas Dairesi görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davaları, ancak idare aleyhine açılabilir. Devletin, zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere rücu hakkı saklıdır. Bu davalara adliye mahkemelerinde bakılır." biçimindedir. Sorunun kaynaklandığı yer, tebligatın çıkarılması ile tebliğ işleminin fiilen yerine getirilmesi arasındaki görev ayrımıdır: 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 1. maddesi, kapsamdaki daire ve kurumların yapacağı tebligatın "Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü veya memur vasıtasıyla" yapılacağını düzenlemektedir. Tebliğ evrakını hazırlayıp çıkaran icra müdürlüğü ile onu muhataba ulaştıran posta memuru farklı iki idarenin görevlisi olduğundan, usulsüzlüğün hangisine yükleneceği belirlenmelidir. İncelenen kararda bu soru şu biçimde cevaplanmıştır:
İhalenin feshine ilişkin kararın, icra müdürlüğünün işlem ve eyleminden değil, PTT tarafından gerçekleştirilen tebligat işleminin usulsüzlüğü nedeniyle verildiği anlaşıldığına göre, davalı idare meydana gelen zarardan sorumlu değildir.
(Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2025/4428 K. 2026/3342)
Olay ve Yargılama Süreci: İhalenin Feshi, Tapu İptali ve İhale Alıcısının Adalet Bakanlığına Karşı Açtığı Tazminat Davası
Davacı, icra müdürlüğünce ihaleye çıkarılan taşınmazdaki 1/4 miras hissesini 101.500,00 TL bedelle satın almış, ihalenin kesinleşmesi üzerine taşınmaz adına tescil edilmiş ve satış bedeli borçlunun icra dosyalarına aktarılmıştır; davacı bunun dışında gazete ilanı, bilirkişi ücreti ve yolluk, katma değer vergisi ve damga vergisi, tapu harcı ile belediyeye yapılan ödemeler kalemlerinde ayrıca masraf yapmıştır. Tescilden sonra borçlunun İİK'nın 127. maddesi uyarınca satış ilanının kendisine tebliğ edilmediği iddiasıyla açtığı dava sonucunda şikâyetin kabulüne ve ihalenin feshi ile satışın iptaline karar verilmiş, karar kesinleşmiş; borçlunun bu karara dayanarak açtığı tapu iptali ve tescil davası kabul edilmiş, davacı eksik harç, avukatlık ücreti ve yargılama giderine mahkûm edilmiştir.
Davacı, ihalenin icra müdürlüğü tarafından tebligatlar incelenerek yapıldığını ve davalı Bakanlığa bağlı kamu görevlisinin kusuru nedeniyle zarara uğradığını ileri sürerek 93.045,65 TL tazminat istemiştir. İlk derece mahkemesi, tebligatın icra memurunca çıkarıldığını ancak usulüne uygun tebliğ edilmemesinin PTT personelinden kaynaklandığını, usulüne uygun tebliğ sorumluluğunun tekel niteliğindeki kuruma ait olduğunu, satış aşamasında usulsüz tebligata karşı icra mahkemesine şikâyet yolunun açık olduğunu ve İİK'nın 5. maddesindeki kusur ve zarar şartlarının gerçekleşmediğini belirterek davayı reddetmiş; bölge adliye mahkemesi, icra müdürünün usulsüz tebligat sebebiyle ihaleyi durduramayacağını, bu yetkinin icra mahkemesine ait olduğunu ve icra müdürüne atfedilecek kusur bulunmadığını belirterek istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin Onama Gerekçesi: Zararın Posta ve Telgraf Teşkilatınca Yapılan Tebliğ İşleminin Usulsüzlüğünden Kaynaklanması
Daire, uyuşmazlığı "İİK'nın 5. maddesi gereğince icra memurunun kusurundan kaynaklanan zararın tazmini istemi" olarak nitelendirdikten sonra, ihalenin feshine ilişkin kararın icra müdürlüğünün işlem ve eyleminden değil, PTT tarafından gerçekleştirilen tebligat işleminin usulsüzlüğünden kaynaklandığı sonucuna varmış ve kararı oy birliğiyle onamıştır. Karar metninde karşı oy bulunmamaktadır.
Gerekçenin dayandığı esas düşünce, İİK'nın 5. maddesindeki sorumluluğun kusur sorumluluğu olması ve kusurun yalnızca "İcra ve İflas Dairesi görevlileri" bakımından araştırılabilmesidir. Daire, zararın doğumuna yol açan hukuka aykırılığı, icra dairesinin görev alanı dışında kalan bir işleme, yani tebliğ işleminin icrasına bağlamıştır. Bu çözüm, maddenin lafzına uygundur: hüküm, icra dairesinin işlemlerinden doğan her zararı değil, icra dairesi görevlilerinin kusurundan doğan zararı Devlete yüklemektedir. Bununla birlikte kararın gerekçesi, davacının temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü ve kanaatimizce asıl tartışılması gereken noktayı, yani dönen tebliğ mazbatasının icra müdürlüğü tarafından denetlenmemesinin başlı başına bir kusur oluşturup oluşturmadığı sorununu açıkça karşılamamıştır. Aşağıda bu eksiklik ayrıca ele alınacaktır.
Değerlendirme: İcra ve İflas Kanunu'nun 5. Maddesindeki Devlet Sorumluluğunun Hukuki Niteliği ve Unsurları
İİK'nın 5. maddesi, icra ve iflas dairesi görevlilerinin kusurundan doğan zararlar bakımından pasif husumetin (davalı sıfatının) kime ait olduğunu belirleyen ve görevli yargı kolunu gösteren özel bir düzenlemedir. Madde iki bakımdan ayrıklık taşır: ilk olarak dava doğrudan görevliye karşı açılamaz, ancak idare aleyhine açılabilir; ikinci olarak, davalı bir kamu idaresi olmasına rağmen uyuşmazlık adliye mahkemelerinde görülür. Bu ikinci özellik, sorumluluğun idare hukukundaki hizmet kusuru sorumluluğundan ayrılan, özel hukuk esaslarına göre değerlendirilen bir sorumluluk olduğunu gösterir. Nitekim madde "kusurlarından doğan" ibaresiyle sorumluluğu açıkça kusura bağlamış, bir kusursuz sorumluluk hâli öngörmemiştir.
Buna göre davanın kabulü için üç unsurun birlikte bulunması gerekir: icra dairesi görevlisinin görevini yerine getirirken işlediği kusurlu bir işlem veya eylem, bir zarar ve bu ikisi arasında uygun illiyet bağı. Unsurlardan birinin yokluğu davanın esastan reddini gerektirir. Yargıtay'ın bu unsurları birbirinden bağımsız biçimde denetlediği görülmektedir:
İİK'nun 5. maddesi gereğince idare, icra memurunun kusuru nedeniyle meydana gelen zararlardan sorumludur. Bir başka ifade ile icra memurunun bir kusuru bulunmuyor ise idarenin de bir sorumluluğunun olmadığını kabul etmek gerekir.
(Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2010/5528 K. 2011/7341)
Anılan karar, incelenen kararla aynı yöndedir ve onun dayandığı esas gerekçeyi önceleyen bir aşamayı oluşturur: kusur unsuru gerçekleşmediğinde zararın büyüklüğü ve gerçekliği sonucu değiştirmez. Aynı kararda icra dairesi işlemlerinin "görünüşteki şekli gerçeğe uygun" olduğu saptanarak icra memurlarına atfı kabil kusur bulunmadığı sonucuna varılmıştır; bu ölçüt, aşağıda ele alınacağı üzere icra müdürünün denetim yükümlülüğünün kapsamını belirlemek bakımından önemlidir. Benzer biçimde, icra müdürünün haciz hakkındaki işleminde mevzuata aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle İİK'nın 5. maddesine dayanan tazminat isteminin reddi de onanmıştır (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2019/2583 K. 2021/4061). Bu kararlar, maddeye dayanan davalarda mahkemenin önce somut bir görev ihlali saptamak zorunda olduğunu, zararın icra takibiyle bağlantılı doğmuş olmasının tek başına yeterli sayılmadığını göstermektedir. İncelenen karar bu çizgiyi, kusurun kimin görev alanında aranacağı sorunu bakımından ileriye taşımaktadır.
Değerlendirme: Tebligatın Çıkarılması ile Tebliğ İşleminin İcrası Arasındaki Görev Ayrımı ve İcra Müdürünün Tebliğ Mazbatasını Denetleme Yükümlülüğünün Sınırları
İİK'nın 127. maddesi, satış ilanının tebliğ edilmesini icra dairesine yüklemiştir; ancak bu yükümlülüğün konusu tebligatın çıkarılmasıdır. Tebliğ işleminin fiilen yerine getirilmesi, 7201 sayılı Kanun'un 1. maddesi uyarınca kural olarak Posta ve Telgraf Teşkilatına aittir. Tebliğ memurunun muhatabı doğru adreste arayıp aramaması, adreste bulunmama hâlinde gerekli araştırmayı yapması, mazbataya doğru ve yeterli şerh düşmesi gibi işlemler bütünüyle bu kurumun görev alanındadır. Dolayısıyla tebliğ işleminin icrasındaki usulsüzlük, kavramsal olarak icra dairesi görevlisinin değil, tebliğ memurunun fiilidir. Kararın bu ayrımı esas almış olması kanaatimizce isabetlidir; aksi görüş, İİK'nın 5. maddesindeki kusur sorumluluğunu, icra dosyasında gerçekleşen her hukuka aykırılıktan Devletin sorumlu tutulduğu bir sonuç sorumluluğuna dönüştürürdü.
Bununla birlikte bu ayrım, icra müdürünün dönen tebliğ mazbatası karşısında hiçbir yükümlülüğü bulunmadığı anlamına gelmez. İcra müdürü, satış işlemine geçmeden önce dosyadaki tebligatların usulüne uygun olup olmadığını şekli bakımdan değerlendirmek, mazbata üzerinde açıkça görülen bir usulsüzlük varsa tebligatı yenilemek zorundadır. Davacının temyiz sebebi tam bu noktaya dayanmaktadır ve kanaatimizce bu iddianın haklı yanı şudur: tebliğ mazbatasının yüzünden, örneğin muhatabın adreste bulunmaması hâlinde gerekli şerhin hiç düşülmemiş olması gibi, hiçbir teknik inceleme gerektirmeyen bir usulsüzlük anlaşılıyorsa, buna rağmen satışın sürdürülmesi icra müdürünün kendi görev alanına giren bir özen yükümlülüğünün ihlalidir. Bu hâlde zarar, tebliğ memurunun fiiliyle birlikte icra müdürünün ihmaline de dayanır ve İİK'nın 5. maddesi uygulanabilir.
Buradaki ölçüt, yukarıda anılan 4. Hukuk Dairesi kararında kullanılan "görünüşteki şekli uygunluk" ölçütüdür: icra müdürü, mazbatanın maddi gerçeğe uygunluğunu araştırmakla değil, görünüşteki şekli uygunluğunu denetlemekle yükümlüdür. Tebliğ memurunun mazbatada beyan ettiği olguların gerçeğe aykırı olması, ancak sonradan yapılan yargısal bir incelemeyle ortaya çıkabilecekse, icra müdürüne atfedilecek bir kusur yoktur. Bölge adliye mahkemesinin "icra müdürünün usulsüz tebligat sebebiyle ihaleyi durduramayacağı, bu yetkinin icra mahkemesine ait olduğu" yönündeki gerekçesi, bu sınırı ifade ettiği ölçüde doğrudur; ancak kanaatimizce fazla geniş kurulmuştur. İcra müdürünün ihaleyi durdurma yetkisi bulunmaması ile tebligatı yenilemeden satışa geçmemesi gereği birbirinden ayrı sorunlardır; ilki bir yargısal denetim yetkisine, ikincisi müdürün kendi işlem düzenine ilişkindir.
Somut olay bakımından bu çekince sonucu değiştirmez. Zira ilk derece mahkemesi, dava dışı icra memurunun herhangi bir kusurlu işleminin tespit edilemediğini saptamış; mazbata üzerinde icra müdürlüğünce görülebilecek açık bir usulsüzlük bulunduğu ortaya konulamamıştır. Bu maddi tespit karşısında Dairenin onama kararı yerindedir. Ne var ki Dairenin gerekçesini "ihalenin feshinin PTT tarafından gerçekleştirilen tebligat işleminin usulsüzlüğünden kaynaklandığı" saptamasıyla sınırlı tutması, kararın ileride geniş yorumlanmasına, yani mazbata yüzünde açık usulsüzlük bulunan hâllerde de icra müdürünün sorumluluğunun bulunmadığı sonucuna varılmasına elverişlidir. Gerekçede, denetim yükümlülüğünün şekli nitelikte olduğunun ve somut olayda bu yükümlülüğün ihlal edilmediğinin ayrıca belirtilmesi kanaatimizce daha isabetli olurdu.
Değerlendirme: İhalenin Feshine Yol Açan Usulsüz Tebligat ile İhale Alıcısının Zararı Arasındaki Uygun İlliyet Bağı
Kusur unsuru yanında, İİK'nın 5. maddesine dayanan istemde uygun illiyet bağının da ayrıca araştırılması gerekir. Davalı idare savunmasında bu unsuru açıkça ileri sürmüş olmasına karşın, derece mahkemeleri ve Daire çözümü kusurun bulunmaması üzerine kurmuş, illiyet bağı tartışmasına girmemiştir. Kanaatimizce bu, kararın ikinci eksikliğidir; çünkü somut olayda illiyet bağı birkaç bakımdan tartışmaya açıktır.
İlk olarak, ihalenin feshine yol açan hukuka aykırılık ile alıcının zararı arasındaki bağ, birbirini izleyen birden fazla olaya dayanmaktadır: satış ilanının borçluya usulüne uygun tebliğ edilmemesi, borçlunun şikâyeti üzerine ihalenin feshi, ardından açılan tapu iptali davasının kabulü ve bu davada alıcının yargılama giderine mahkûm edilmesi. Satış ilanının tebliğ edilmemesi veya usulsüz tebliği, içtihatta tek başına fesih sebebi sayıldığından, bu sıralamadaki ilk olay gerçekleştiğinde feshin önlenmesi fiilen mümkün değildir:
İİK'nun 127. maddesi gereğince taşınmaz satışlarında, satış ilanının bir örneği hissedarlara tebliğ edilmelidir. Hissedarlara satış ilanının tebliğ edilmemiş olması veya usulsüz tebliğ edilmesi başlı başına ihalenin feshi sebebidir.
(Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, E. 2015/13418 K. 2015/18151)
Bu karar, incelenen kararı tamamlayıcı niteliktedir: ihalenin feshinin, tebligat usulsüzlüğünün kaçınılmaz sonucu olduğunu ve feshe karar veren icra mahkemesinin bu konuda bir takdir alanı bulunmadığını göstermektedir. Nitekim aynı kararda, satış ilanının tebliğ edilmediği iddiasıyla feshi yalnızca kendisine tebligat yapılmayan veya usulsüz tebligat yapılan ilgilinin ileri sürebileceği de belirtilmiştir. Bu yönüyle incelenen olayda borçlunun şikâyet hakkını kullanması, bağımsız bir hukuka aykırılık değil, kanunun kendisine tanıdığı yetkinin kullanılmasıdır; dolayısıyla illiyet bağının borçlunun fiiliyle kesildiği de savunulamaz.
İkinci olarak, davacının talep ettiği zarar kalemlerinin niteliği birbirinden farklıdır. İhale dolayısıyla yapılan gazete ilanı, bilirkişi ücreti, vergi ve tapu harcı gibi giderler, geçerli sayıldığı sırada iktisabın gerektirdiği masraflardır. Buna karşılık tapu iptali ve tescil davasında aleyhine hükmedilen eksik harç, avukatlık ücreti ve yargılama gideri, feshedilmiş ve kesinleşmiş bir ihaleye dayanarak tescilin korunması yönünde yürütülen savunmanın sonucudur. Kanaatimizce bu ikinci grup kalemler bakımından, tebligat usulsüzlüğü ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunduğunu kabul etmek güçtür; zararın bu kısmı davacının kendi usul tercihinden doğmaktadır. Dairenin, kusur yokluğuna dayanan tek bir gerekçeyle yetinmek yerine, zarar kalemleri arasındaki bu ayrıma değinmesi gerekçeyi daha güçlü kılardı.
Değerlendirme: İhale Alıcısının Zararını Karşılama Yolları
Devletin İİK'nın 5. maddesi uyarınca sorumlu tutulamaması, alıcının bütünüyle korumasız kaldığı anlamına gelmez. İİK'nın 134. maddesi uyarınca ihale bedeli, fesih şikâyetine ilişkin karar kesinleşinceye kadar bankalarda nemalandırılır ve şikâyetin kabulüne ilişkin kararın kesinleşmesi üzerine ihale bedeli nemalarıyla birlikte hak sahiplerine ödenir. Dolayısıyla alıcının asıl malvarlığı kaybı, yani ödediği satış bedeli, kural olarak kanunî mekanizmayla geri alınabilir. İncelenen olayda davacının talebi de satış bedeline değil, bedelden ayrı yapılan masraflara ve sonraki yargılama giderlerine yönelmiştir. Bu ayrım, maddenin öngördüğü korumanın kapsamını göstermesi bakımından önemlidir: kanun koyucu, feshedilen ihalede alıcının bedel iadesini güvenceye almış, buna bağlı masrafların tazminini genel hükümlere bırakmıştır.
Masraflar bakımından ise usulsüz tebliğ işlemini yapan kurumun sorumluluğuna ilişkin genel hükümlerin uygulanması gündeme gelebilir. İncelenen kararın dayandığı esas gerekçe, hukuka aykırılığı icra dairesinin dışında, tebliğ işleminin icrasında konumlandırdığından, bu gerekçenin zorunlu sonucu, zararın tazmininin aranacağı muhatabın da bu işlemi yapan kurum olmasıdır. Kararın, davayı yalnızca pasif husumet yönünden sonuçsuz bırakmakla kalmayıp, hangi hukuki yolun açık olduğu konusunda da bir yön göstermesi beklenebilirdi; ancak temyiz incelemesinin kapsamı bakımından bunun yapılmaması bir bozma sebebi oluşturmaz. Öte yandan ilk derece mahkemesinin gerekçesinde yer alan, satış aşamasında usulsüz tebligata karşı icra mahkemesine şikâyet yolunun açık olduğu yönündeki saptama, davacı bakımından uygulamada bir koruma sağlamaz: satış ilanının borçluya tebliğindeki usulsüzlüğü ileri sürme hakkı, yukarıda anılan içtihat uyarınca kendisine tebligat yapılmayan ilgiliye aittir. Bu hususun davacı aleyhine bir kusur değerlendirmesine dayanak yapılması kanaatimizce isabetli olmazdı; karar metninden Dairenin böyle bir değerlendirmeye dayanmadığı anlaşılmaktadır.
Sonuç
Kanaatimizce incelenen karar, varılan sonuç bakımından isabetlidir. İİK'nın 5. maddesindeki sorumluluk kusura dayanan özel bir düzenleme olduğundan, icra dairesi görevlilerine atfedilebilir bir görev ihlali saptanmadıkça Devletin sorumluluğu doğmaz; satış ilanının tebliğinde, tebligatın çıkarılması icra dairesinin, tebliğ işleminin icrası ise 7201 sayılı Kanun'un 1. maddesi uyarınca kural olarak Posta ve Telgraf Teşkilatının görev alanındadır. Somut olayda icra müdürlüğünün işleminde bir usulsüzlük saptanmadığına göre davanın reddi yerindedir.
Bununla birlikte kararın gerekçesi iki bakımdan eksiktir. İlk olarak, icra müdürünün dönen tebliğ mazbatası üzerindeki şekli denetim yükümlülüğünün varlığı ve bu yükümlülüğün somut olayda ihlal edilmediği açıkça ortaya konulmamıştır; gerekçenin bu hâliyle, mazbata yüzünden anlaşılan açık usulsüzlüklerde de icra müdürünün sorumluluğunun bulunmadığı biçiminde geniş yorumlanması ihtimali vardır. Kanaatimizce ölçüt, icra müdürünün maddi gerçeği araştırmakla değil, görünüşteki şekli uygunluğu denetlemekle yükümlü olduğu; bu denetimin ihmal edildiği hâllerde ise İİK'nın 5. maddesinin uygulanacağı biçiminde kurulmalıdır. İkinci olarak, uygun illiyet bağı unsuru hiç tartışılmamış, özellikle tapu iptali davasında davacı aleyhine hükmedilen yargılama giderlerinin tebligat usulsüzlüğüyle bağlantısı değerlendirilmemiştir. Kararın, ulaştığı sonucu bu iki ek dayanakla desteklemesi, hem gerekçesini güçlendirir hem de benzer uyuşmazlıklarda derece mahkemelerine daha kullanılabilir bir ölçüt sunardı.
Bu makale genel bilgilendirme amaçlıdır; hukuki görüş veya avukatlık hizmeti niteliği taşımaz. Somut uyuşmazlığınız için bir avukata danışınız.
İlgili Mevzuat
- 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m. 5
- 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m. 127
- 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m. 134
- 7201 sayılı Tebligat Kanunu m. 21
- 7201 sayılı Tebligat Kanunu m. 1
- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 370
- 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 49
- 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 66