İçeriğe geç

Taşınmaz ve İmar Hukuku

Elbirliği Mülkiyetine Tâbi Miras Taşınmazlarını Tek Başına Kullanan Mirasçının Ecrimisil Sorumluluğu ve Kullanımı Davacıya Bırakılan Bağımsız Bölümün Hesap Dışı Tutulması

Miras taşınmazlarını tek başına kullanan mirasçının ecrimisil sorumluluğunu ve kullanımı davacıya bırakılan bağımsız bölümün hesaptan çıkarılmasını kabul eden Yargıtay 7. HD’nin 16.06.2026 tarihli ve 2025/4425 E., 2026/3279 K. sayılı kararının; intifadan men istisnaları, zamanaşımı ve mahsup yönlerinden incelenmesi.

15 dkAv. Arb. Ahmet Onur Ünlütürk

Giriş: Elbirliği Mülkiyetine Tâbi Miras Taşınmazlarını Tek Başına Kullanan Mirasçıdan Ecrimisil İstenmesi Sorunu

Mirasbırakanın ölümüyle terekedeki taşınmazlar üzerinde, Türk Medenî Kanunu'nun 640. maddesi uyarınca mirasçılar arasında paylaşmaya kadar sürecek bir ortaklık doğar. Mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahip olurlar; TMK 701/2 hükmünce bu mülkiyet türünde ortakların belirlenmiş payları bulunmayıp her birinin hakkı ortaklığa giren malların tamamına yaygındır. TMK 702/2 ise yönetim ve tasarruf işlemleri için kural olarak oybirliği aramaktadır. Buradan çıkan sonuç açıktır: miras taşınmazlarının kullanımı ve semerelerinin toplanması, ortakların tümüne ait bir yetki olup, tek bir mirasçının bunu kendi başına üstlenmesi hukuken dayanaksızdır.

Uygulamada ise mirasın açılmasından paylaşmaya kadar geçen —çoğu kez yıllara yayılan— dönemde taşınmazları fiilen kullanan, tarlaları eken ya da icara veren, binalardaki bağımsız bölümlerde oturan veya bunları kiraya veren genellikle tek bir mirasçıdır. Diğer mirasçılar, paylaşma gerçekleşmediği için aynî talep ileri sürmekte güçlük çeker; başvurabilecekleri yol, kullanımın karşılığını talep etmektir. Bu talebin hukuki niteliği, kötüniyetli zilyedin sorumluluğunu düzenleyen TMK 995'e dayanan ecrimisildir: hak sahibinin, taşınmazı haksız biçimde kullanan kötüniyetli zilyetten isteyebileceği, en azı kira geliri, en çoğu yoksun kalınan gelir olan bedel. Ancak paydaşlar (ve elbirliği ortakları) arasında bu talep, yerleşik içtihatla getirilen intifadan men koşuluyla sınırlandırılmıştır. Böylece iki soru doğar: mirasçılar arasında ecrimisil hangi hâllerde intifadan men aranmaksızın istenebilir; ve davacı mirasçının kendi kullanımına bırakılmış bağımsız bölüm, hesaba dâhil edilebilir mi?

İncelenen karar, bu iki soruyu birlikte ele alan bir bölge adliye mahkemesi hükmünü onamak suretiyle şu kuralı benimsemiştir:

Elbirliği mülkiyetine tâbi murise ait taşınmazları münhasıran kullanan ve semerelerini toplayan mirasçı, diğer mirasçının payına düşen kullanım karşılığını ecrimisil olarak ödemekle yükümlüdür; buna karşılık kullanımı davacı mirasçıya bırakılmış olan bağımsız bölüm yönünden ecrimisile hükmedilemez ve bu bölüm hesaba dâhil edilemez.

(Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2025/4425 K. 2026/3279)

Olay ve Yargılama Süreci

Davacı ile davalı kardeş olup, babalarının 05.01.2016 tarihinde ölümüyle geriye eşi ve üç çocuğu mirasçı kalmıştır; davacı, muristen kalan ve elbirliği mülkiyetine tâbi olan on adet tarla niteliğindeki taşınmazın davalı tarafından icara verildiğini ya da bizzat ekilip dikildiğini, ayrıca 139 parsel üzerindeki binada yer alan dükkân ve dairelerin davalı tarafça hem kullanıldığını hem kiraya verildiğini, buna karşılık payına düşen gelirin ödenmediğini ileri sürerek ölüm tarihinden itibaren ecrimisil, el atmanın önlenmesi ve kâl istemiştir. Davalı, taşınmazları kullanması sebebiyle davacıya ve oğluna muhtelif ödemeler yaptığını, dükkânın boş olduğunu, binanın 4. katındaki dairenin murisin vasiyetiyle davacıya bırakıldığını ve davacının kendisini intifadan men etmediğini savunmuştur.

İlk derece mahkemesi, davacının kullanımına bırakılan 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden istemi reddetmiş, diğer taşınmazlar bakımından taleple bağlı kalarak 136.217,68 TL ecrimisile hükmetmiş; el atmanın önlenmesi ve kâl istemleri feragat sebebiyle reddedilmiştir. Bölge adliye mahkemesi ise, 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden davanın reddine karar verildiği hâlde bu bölümün ecrimisil hesabına dâhil edilmesinin ve gerekçedeki çelişkinin isabetli olmadığını belirterek davalının istinaf başvurusunu kabul etmiş, kararı kaldırıp yeniden hüküm kurarak tarlalar ile 1 ve 5 numaralı bağımsız bölümler yönünden 131.018,68 TL ecrimisile, dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle hükmetmiş, 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden istemi reddetmiştir.

Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin Onama Gerekçesi

Daire, uyuşmazlığı "paydaşlar arasında el atmanın önlenmesi, kâl ve ecrimisil" istemi olarak nitelendirmiş; bölge adliye mahkemesi kararlarının ancak HMK 371'de sayılan sebeplerden birinin varlığı hâlinde bozulabileceğini belirterek, temyizen incelenen kararı tarafların iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uygulanması gereken hukuk kurallarına, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kurallarına uygun bulmuş ve HMK 370/1 uyarınca onamıştır.

Bu gerekçe biçimsel olarak kısadır; ancak onamanın hukuki anlamı küçümsenmemelidir. Daire, "hukuki ilişkinin nitelendirilmesi" ve "dava şartları" bakımından denetim yaptığını açıkça belirtmiştir. Davalı temyiz dilekçesinde intifadan men koşulunun gerçekleşmediğini ve kötüniyetinin ispatlanmadığını özellikle ileri sürdüğü hâlde kararın onanması, Dairenin bu dosyadaki taşınmazlar yönünden intifadan men koşulunun aranmadığı hâlleri benimsediğini ve davalının zilyetliğini TMK 995 anlamında kötüniyetli zilyetlik olarak nitelendirdiğini gösterir. Aynı şekilde, davacının kendi kullanımına bırakılan bağımsız bölümün hesap dışı tutulmasına ilişkin istinaf çözümünün benimsenmesi de zımni değil, dosyanın bu yönüyle tartışılmış olmasından ötürü bilinçli bir kabuldür. Kanaatimizce sonuç isabetlidir; ancak gerekçenin, hiç değilse intifadan men koşulunun aranmadığı hâller ile kullanım anlaşmasının ecrimisil hesabına etkisi yönünden kısa bir hukuki açıklama içermesi, kararın emsal değerini artıracak ve derece mahkemelerine yol gösterecekti. Onama kararlarının gerekçesiz kalması, HMK 371 denetiminin kapsamının uygulayıcı tarafından izlenmesini güçleştirir.

Değerlendirme: Mirasçılar (Paydaşlar) Arasında Ecrimisil İsteminde İntifadan Men Koşulu ve Bu Koşulun Aranmadığı Hâller

Elbirliği ortaklarının birbirine karşı ecrimisil isteyip isteyemeyeceği, önce aktif dava ehliyeti bakımından tartışılmıştır. Yerleşik içtihat, TMK 640/4 ve 702/4'teki "terekedeki hakların korunması" yetkisinden hareketle, ortaklardan birinin diğerlerinin olurunu almaksızın ya da temsilci atanmaksızın tek başına ecrimisil davası açabileceğini kabul eder:

Elbirliği mülkiyetinde de paydaşlardan biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan ortaklar aleyhine ecrimisil davası açabilir.

(Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2015/2515 K. 2017/4837)

Bu kabul isabetlidir; zira ecrimisil talebi terekeyi azaltan değil koruyan bir istemdir ve davacı yalnız kendi payına düşen bölümü talep etmektedir. İncelenen kararda da davanın tek mirasçı tarafından açılmış olması bir usul engeli sayılmamıştır.

Esasa ilişkin sınırlama ise intifadan men koşuludur: kural olarak paydaşlar, intifadan men edilmedikçe birbirlerinden ecrimisil isteyemez; koşulun gerçekleşmesi, ecrimisil istenen dönemden önce davacının taşınmazdan ya da gelirinden yararlanmak istediğini davalıya bildirmiş olmasına bağlıdır. Anılan 1. Hukuk Dairesi kararı, bu kuralın yerleşik yargısal uygulamayla ortaya çıkmış istisnalarını da sayar: taşınmazın doğal ürün veren (bağ, bahçe gibi) ya da kiraya verilerek hukuki semere elde edilen (işyeri, konut gibi) yerlerden olması, işgal eden paydaşın taşınmazın tamamında hak iddia edip diğerlerinin paydaşlığını inkâr etmesi, paydaşlar arasında yapılan kullanım anlaşması sonucu her paydaşın yararlanacağı bölümlerin belirli olması, daha önce el atmanın önlenmesi, ortaklığın giderilmesi veya ecrimisil davası açılmış ya da icra takibi yapılmış olması.

İncelenen dosyada davalı, intifadan men bulunmadığını hem cevabında hem temyizinde ileri sürmüştür. Buna karşın hükmün onanması, kanımızca iki istisnanın birlikte gerçekleşmesiyle açıklanabilir ve bu yönüyle isabetlidir. Birincisi, dava konusu taşınmazların niteliğidir: on adet tarla doğal ürün veren yerlerden olup bir kısmı icara verilmiş, bina ise dükkân ve mesken olarak kiraya verilmiş ya da oturulmuştur; her iki grup da istisna kapsamındadır. İkincisi, taraflar arasında fiilen bir kullanım düzeni bulunmasıdır: 2. katta anne, 3. katta davalı oturmakta, 4. kattaki bağımsız bölüm ise davacıya bırakılmıştır. Paydaşların yararlanacağı bölümlerin belirli olduğu bu hâlde de intifadan men aranmaz. Nitekim öğretide, bu istisnaların gerçekte intifadan men kuralının dayandığı varsayımı —yani diğer paydaşın kullanıma zımni rızası bulunduğu varsayımını— ortadan kaldırdığı hâller olduğu belirtilmektedir; gelir getiren ya da kendiliğinden ürün veren bir taşınmazın semerelerinin tek elde toplanmasına rıza gösterildiği kabul edilemez.

Ayrıca ispat yönünden, intifadan men iddiasının yazılı belgeye bağlı olmadığı, yemin dâhil her türlü delille kanıtlanabileceği ve kira bedeli istenmesinin de intifadan men anlamına geldiği kabul edilmektedir:

Kira bedeli istenmesi de intifadan men anlamına gelir. Bundan ayrı intifadan men yemin dahil her türlü delille ispatlanabilir, yazılı delil bulunması zorunlu değildir.

(Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2018/3918 K. 2019/9109)

Bu karar, incelenen kararla aynı yönde ve onu tamamlayıcıdır. İncelenen dosyada davacı, payına düşen geliri eşi ve çocukları aracılığıyla istediğini bildirmiş; davalı ise kullanım sebebiyle davacıya ödemeler yaptığını kabul etmiştir. Davalının bu kabulü, kanaatimizce intifadan men tartışmasını büyük ölçüde gereksiz kılar: kullanım karşılığı ödeme yapıldığının ikrarı, davacının yararlanma isteğinin davalıya ulaştığının (ıttılaının) en güçlü delilidir. Dolayısıyla davalının bu yöndeki temyiz sebebinin kabul görmemesi yerindedir.

Değerlendirme: Kullanımı Davacıya Bırakılan Bağımsız Bölüm Yönünden Ecrimisile Hükmedilememesinin Dayanağı

Kararın asıl öğretici yönü, 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden verilen karardır. Burada maddi hukuka ve usule ilişkin iki mesele birlikte bulunmaktadır.

Maddi hukuk yönünden dayanak şudur: ecrimisil, kötüniyetli zilyedin, hak sahibini şeyden yoksun bırakmasının karşılığıdır (TMK 995). Davalı, davacının kullanımına bırakılmış bağımsız bölüm bakımından ne zilyet ne de hak sahibini yoksun bırakan kişidir; aksine davacı o bölümü kullanma olanağına sahiptir. Bu bölümün kiraya verilememiş olması, davalının bir eyleminden değil —davalının savunmasına göre— davacının tadilat yaptırmamasından kaynaklanmaktadır. Burada ne haksız zilyetlik ne de davalının fiiliyle davacının yoksunluğu arasında uygun illiyet bağı vardır. Yerleşik içtihat da aynı sonuca, paydaşın payına karşılık çekişmesiz kullandığı yer bulunması hâlinde ecrimisil isteminin dinlenemeyeceği biçiminde ulaşmıştır:

Ancak, o paydaşın, payına karşılık çekişmesiz olarak kullandığı bir kısım yer varsa açacağı ecrimisil davasının dinlenme olanağı yoktur. ... payından az yer kullandığını ileri süren paydaşın sorununu, kesin sonuç getiren taksim veya ortaklığın satış yoluyla giderilmesi davası açmak suretiyle çözümlemesi gerekmektedir.

(Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2015/2515 K. 2017/4837)

Bu kural, incelenen kararın 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden vardığı sonucun hukuki temelini oluşturur. Şu kadar ki, iki kararın kapsamı birbirinin aynı değildir. Anılan karardaki kural, davacının payına karşılık çekişmesiz yer kullanması hâlinde davanın tümden dinlenemeyeceğini söylerken; incelenen kararda davacıya bırakılan bağımsız bölüm yalnız hesap dışı tutulmuş, diğer taşınmazlar yönünden istem kabul edilmiştir. Kanaatimizce incelenen kararın yaklaşımı daha isabetlidir. Davacıya bırakılan bir bağımsız bölüm, onlarca dönüm tarla ile birkaç bağımsız bölümden oluşan terekedeki payına karşılık gelmediği sürece, bu kullanımın tüm ecrimisil istemini düşürdüğünü söylemek hakkaniyete aykırı olur. Doğru çözüm, kullanım anlaşmasıyla davacıya bırakılan bölümü hesaplamadan çıkarmak, kalan taşınmazlar yönünden davacının payına düşen kullanım karşılığına hükmetmektir. Nitekim bölge adliye mahkemesi de kararında bu bölümü hesaba dâhil etmenin ve gerekçe ile hüküm arasında çelişki yaratmanın isabetsizliğini belirtmiştir; Dairenin bu çözümü onaması yerinde olmuştur.

Usul yönünden ise mesele, HMK 297'nin aradığı gerekçe-hüküm uyumudur. İlk derece mahkemesinin, bir bağımsız bölüm yönünden istemi reddederken o bölüme ilişkin bedeli hükmedilen miktara dâhil etmesi, hükmün kendi içinde çelişmesi sonucunu doğurur ve bu çelişki, miktar farkı küçük olsa da tek başına kaldırma sebebidir. Bölge adliye mahkemesinin kaldırıp yeniden hüküm kurması, HMK 353 çerçevesinde doğru bir usul tercihidir.

Değerlendirme: Ecrimisil Alacağının Hesabında Dönem, Beş Yıllık Zamanaşımı, Islah ve Faiz Başlangıcı Sorunları

Davacı ölüm tarihi olan 05.01.2016'dan itibaren ecrimisil istemiş, davalı ise beş yıldan fazlası için hesap yapıldığını ileri sürmüştür. Burada uygulanacak kural, ecrimisil alacağının beş yıllık zamanaşımına tâbi olduğu ve bu sürenin dava tarihinden geriye doğru işlediğidir:

25.05.1938 tarih ve 29/10 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ve Yargıtay'ın aynı yoldaki yerleşmiş içtihatları uyarınca ecrimisil davaları beş yıllık zamanaşımına tabi olup bu beş yıllık süre dava tarihinden geriye doğru işlemeye başlar.

(Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2015/2515 K. 2017/4837)

Dava 2021 yılında açıldığına ve ölüm 05.01.2016 tarihinde gerçekleştiğine göre, geriye doğru beş yıllık süre ile ölüm tarihi hemen hemen çakışmaktadır; bu nedenle davalının "beş yıldan fazlası için hesap yapıldığı" yönündeki temyiz sebebinin fiilen karşılıksız kalması ve kararın bu yönden onanması isabetlidir. Buna karşılık davacının zamanaşımının hatalı uygulandığı yönündeki itirazı da, beş yıllık sürenin niteliği karşısında sonuç doğurmaya elverişli değildir. Burada belirtilmesi gereken husus, zamanaşımının def'i niteliğinde olduğu ve kendiliğinden gözetilemeyeceğidir; davalı bunu süresinde ileri sürmüşse hesabın yalnız beş yıllık dönemle sınırlanması gerekir.

Islah yönünden davalı, artırılan kısım bakımından ıslah tarihinin esas alınması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu iddianın haklı yanı şudur: ıslahla artırılan bölüm, ıslah tarihinde ileri sürülmüş sayılır ve davalı o kısım için ıslah tarihinde zamanaşımı def'inde bulunabilir; keza faiz bakımından da artırılan kısma, kural olarak ıslah tarihinden sonrası için faiz yürütülür. Nitekim bölge adliye mahkemesi, ilk derece mahkemesinin benimsediği 08.09.2021 tarihi yerine faizi dava tarihinden başlatmıştır; davacı ise faiz başlangıcının yanlış belirlendiğini, dönem sonlarından itibaren faiz işletilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Kanaatimizce ecrimisil, haksız kullanımdan doğan ve dönemsel olarak doğan bir alacak olduğundan, temerrüdün bildirimle ya da dava ile kurulduğu hâllerde faizin dava tarihinden başlatılması kural olarak isabetlidir; davacı daha erken bir tarih için temerrüt olgusunu (örneğin açık bir ihtar) ispat etmemişse dönem sonlarından faiz istemi dayanaksız kalır. Dairenin bu yönden de bozma sebebi görmemesi, dosyada ihtarnameye değil sözlü istemlere dayanılmış olmasıyla uyumludur.

Değerlendirme: Ecrimisil Davasında Kötüniyetin İspatı, Yapılan Ödemelerin Mahsubu ve Bilirkişi Raporları Arasındaki Çelişki

Davalının bu yönde ileri sürdüğü başlıca savunma, kendisinin de hissedar olduğu ve kötüniyetini gösteren bir delil bulunmadığı iddiasıdır. Gerçekten TMK 995 kötüniyetli zilyedin sorumluluğunu düzenler ve ecrimisil, hak sahibinin kötüniyetli zilyetten isteyebileceği bedel olarak tanımlanır. Ne var ki paydaşlar arasındaki ilişkide kötüniyet, zilyedin mülkiyet iddiasının haksızlığını bilmesi anlamında değil, diğer paydaşın payına düşen yararlanmayı engellediğini bilmesi anlamında değerlendirilir. İntifadan men koşulunun gerçekleştiği ya da aranmadığı hâllerde, kullanımın haksızlığını bilme unsuru da kural olarak gerçekleşmiş sayılır. İçtihatta kötüniyetin, zilyetliğin dayandığı hukuki ilişkinin niteliğinden çıkarılabildiği de görülmektedir:

Muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası kabul edildiğine göre muris muvazaasının tarafı olan davalının iyiniyetinden söz edilemeyeceği, bir başka deyişle kötüniyetli zilyet olduğu gözetilerek ecrimisile hükmedilmesinde kural olarak bir isabetsizlik yoktur.

(Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2015/6358 K. 2017/6494)

Bu karar, incelenen kararla aynı sonuca farklı bir olgusal temelden varan tamamlayıcı bir örnektir: orada kötüniyet muvazaanın tarafı olmaktan, incelenen dosyada ise terekeye ait taşınmazların tamamının semerelerini diğer mirasçıya pay vermeksizin toplamaktan çıkarılmaktadır. Davalının paydaş olmasının kendiliğinden iyiniyet sağlamadığı, bizim de katıldığımız bir kabuldür; aksi hâlde elbirliği ortakları arasında ecrimisil hiçbir zaman istenemezdi.

Davalının mahsup itirazı ise ayrı değerlendirmeyi hak eder. Davalı, kullanım sebebiyle davacıya ve oğluna 16.000–17.000 TL arasında ödeme yaptığını ileri sürmüş; buna ilişkin kayıtların getirtilip mahsup edilmediğini temyiz sebebi yapmıştır. Kanaatimizce bu itiraz, soyut bir savunma olmanın ötesine geçtiği ölçüde dikkate alınmayı gerektirir: kullanım karşılığı olarak yapıldığı kabul edilen ödemeler, aynı dönem ecrimisilinden mahsup edilmelidir; aksi hâlde davacı iki kez tahsil etmiş olur. Burada ispat yükü, ödemeyi ve ödemenin hangi döneme ilişkin olduğunu gösterme yükü olarak davalıdadır. İlk derece mahkemesinin hükmettiği miktar ile bölge adliye mahkemesinin hükmettiği miktar arasındaki 5.199 TL'lik fark, 7 numaralı bağımsız bölümün hesaptan çıkarılmasıyla açıklanmakta olup mahsupla ilgili görünmemektedir. Dosyada ödeme belgelerinin davalı tarafça sunulup sunulmadığı karar metninden anlaşılmamaktadır; ödeme belgeleri sunulmuş ve dönem ilişkisi ortaya konmuşsa bu yönün karşılanmaması bir eksiklik olurdu. Daire, kararı yargılama ve ispat kurallarına uygun bulduğuna göre, bu iddianın belgelendirilmediği sonucuna varmış olmalıdır. Yine de onama gerekçesinin, mahsup savunmasının neden sonuca etkili görülmediğini bir cümleyle karşılaması beklenirdi.

Davacının bilirkişi raporları arasındaki çelişkiye ve hesaptaki eksikliğe ilişkin itirazı bakımından ise şu ayrımı yapmak gerekir: ecrimisil hesabı, tarlalar yönünden ürün ve icara, bağımsız bölümler yönünden ise emsal kira bedeline dayanacak biçimde uzman bilirkişi marifetiyle yapılır ve davacının miras payı oranı tapu kaydıyla saptanır. Raporlar arasında çelişki varsa, hükme esas alınan raporun diğerini neden dışladığı gerekçede açıklanmalıdır. Bölge adliye mahkemesi, ilk derece hükmündeki çelişkiyi gidermek üzere yeniden hüküm kurduğundan bu yönden denetime elverişli bir karar ortaya çıkmıştır. Ayrıca HMK 26'daki taleple bağlılık ilkesi gereği, dava dilekçesinde ecrimisil istenmeyen bir bağımsız bölüm için hesap yapılamaz; yukarıda anılan 1. Hukuk Dairesinin E. 2015/6358 K. 2017/6494 sayılı kararı, dava dilekçesinde iki mesken ve bir işyeri için istem bulunduğu hâlde iki işyeri ve iki mesken için hesap yapılmasını bozma sebebi saymıştır. İncelenen kararda ilk derece mahkemesinin düştüğü hata da türü itibarıyla buna yakındır; ancak bu hata istinaf aşamasında giderilmiştir.

Sonuç

Kanaatimizce incelenen karar, elbirliği mülkiyetine tâbi miras taşınmazları bakımından dengeli ve hukuken savunulabilir bir çözümü onamıştır. Terekedeki taşınmazların tamamının semerelerini tek başına toplayan mirasçının, diğer mirasçının payına düşen kullanım karşılığından TMK 995 çerçevesinde sorumlu tutulması, TMK 640 ve 702'deki birlikte yönetim ve birlikte tasarruf esasının zorunlu sonucudur. Dava konusu taşınmazların doğal ürün veren ve kiraya verilerek hukuki semere elde edilen yerlerden olması ile taraflar arasında fiilî bir kullanım düzeninin bulunması, intifadan men koşulunun aranmadığı hâller kapsamındadır; davalının bu yöndeki itirazının kabul görmemesi isabetli olmuştur.

Kararın asıl önemi ise, kullanımı davacıya bırakılan bağımsız bölümün ecrimisil hesabından çıkarılmasıdır. Bu çözüm, ecrimisilin bir yoksunluk karşılığı olduğu kabulüyle tutarlıdır: davacının kullanımına açık bırakılmış bir bölümden yoksun kaldığı söylenemez, o bölümün boş kalması davalıya yüklenemez. Üstelik incelenen karar, bu durumu tüm istemi düşüren bir engel saymayıp yalnız ilgili bölümü hesap dışı bırakmakla yetinerek, "payına karşılık çekişmesiz yer kullanan paydaşın davası dinlenemez" biçimindeki katı kuralı somut olayın gereklerine uyarlamıştır; bu uyarlama kanımızca yerindedir.

Kararın eleştirilebilecek yönü esasa değil gerekçeye ilişkindir. HMK 370/1 uyarınca verilen onama kararında, intifadan men koşulunun hangi istisna sebebiyle aranmadığı, davalının kötüniyetinin hangi olgulardan çıkarıldığı ve mahsup savunmasının neden sonuca etkili görülmediği kısaca açıklanabilirdi. Uygulama bakımından çıkarılacak sonuç ise şudur: bu tür davalarda davacı taraf, kullanım isteğini ve payına düşen gelir talebini belgeye bağlamakta; davalı taraf ise hem kendisine bırakılan ve karşı tarafa bırakılan bölümleri gösteren kullanım düzenini hem de yaptığı ödemelerin hangi döneme ait olduğunu ortaya koymakta menfaat sahibidir. Aksi hâlde beş yıllık dönem için payı oranında hesaplanacak kullanım karşılığı, kullanım düzeninin ayrıntısı tartışılmaksızın hüküm altına alınacaktır.

Bu makale genel bilgilendirme amaçlıdır; hukuki görüş veya avukatlık hizmeti niteliği taşımaz. Somut uyuşmazlığınız için bir avukata danışınız.

İlgili Mevzuat

Atıf Yapılan Kararlar